Ağaca, kuşa, yıldızlara o köşedeki dilenciye aitiz
“Bize mi?” demek, güzelliği ve çirkinliği, doğrunu ve yanlışı, sadece kendi küçük çıkarımız, rahatımız ya da alışkanlıklarımız üzerinden tarttığımız anlamına geliyor. Sanki evrenin merkezi bizmişiz gibi.
Oysa güzellik ve çirkinlik, doğruluk ve yanlışlık, çoğu zaman bizden bağımsız bir gerçekliğe sahip. Bir çocuğun açlığı, bir hayvanın işkenceye maruz kalması, bir insanın sistematik olarak hor görülmesi… Bunlara “bize mi?” diye bakmak, o acıyı küçültmek değil, onu silmek demek.
“Bizden uzaksa, bizi rahatsız etmiyorsa, o zaman sorun yok” mantığı,
Hayat bazen bir fırtına gibi eser yüzümüze, değil mi? Her yerden gelen sesler, beklentiler, yanlış anlamalar... İnsan bir süre sonra yoruluyor, enerjisi tükeniyor o boş tartışmalarda, o savunmalarda. İşte tam o noktada, bir şey fark ediyorsun: Her şeye tepki vermek zorunda değilsin. Sessizlik, bazen en güçlü cevap oluyor.
Düşün bir kere; biri seni anlamıyor, ya da bilerek incitiyor. Sen kalkıp saatlerce açıklama yapıyorsun, kendini tüketiyorsun. Ama ya durursan? O enerjiyi kendine saklarsan? İşte o zaman ruhun hafifliyor, sanki zincirlerden kurtulmuş gibi. Anlaşılma çabası, çoğu zaman bir tuzak. Karşındaki zaten
Manevra kelimesini duyunca aklınıza ilk ne geliyor? Ben bugün bu soruyu kendime sorarak başladım yazmaya. Manevra, bir sistemi istediğin yöne çevirebilme, gerektiğinde anında ayar yapabilme sanatıdır. Kısaca: Hayatımızdaki yönümüzü belirleyebilmek için manevra alanımızı geniş tutmak zorundayız.
Bu yetenek aslında esneklik demek. Neden mi? Şöyle bir sahne canlandır gözünde: Elinde kaskatı, dönmek bilmeyen bir direksiyon var. Karşıdan bir engel çıktığında ne yapacaksın? Zorlayarak kırabilirsen kırarsın, kıramazsan aynı çizgide devam etmek zorundasın. Kontrol sende değil, yolun insafında.Şimdi sahneyi değiştir: Direksiyon yumuşacık, parmak uçlarınla dilediğin gibi oynatabiliyorsun. Viraj mı var? Bir santimlik hareketle şerit değiştirirsin. İşte o anda direksiyon değil, yol senin emrinde olur. Hayat da böyle: Esnek oldukça yön senin elinde.
Bir de bilimsel tarafına bakalım. Beynin “nöroplastisite” denen muhteşem bir özelliği var. Yani nöronlar ömür boyu yeni bağlantılar kurabilir, kendini yeniden şekillendirebilir. Tıpkı bedeninin şpagat açmak için yıllarca
Kendi başına bir masada oturup çayını yudumlayabilen, gecenin üçünde kimsenin aramasını beklemeden uyuyabilen, bir şehirde tek başına sinemaya gidip salondan çıkarken kimseye “güzel miydi?” diye sormayan bir insanı kandıramazsın.
O kişi artık boşlukla dost olmuştur. Terk edildiğinde yıkılmamış, sadece sessizce kapıyı kapatıp kendi içine dönmeyi bilmiştir. Yalnızlığın buz gibi eli boğazına yapıştığında nefesini tutmamış, onunla göz göze gelip “evet,
Sınır, bir duvar değil, derinin kendisidir.
Canlı, geçirgen ama seçici. Vücudun neyi içeri alıp neyi dışarıda bıraktığını bilen o ince zar gibi, sağlıklı bir ilişki de tam olarak bu zarın iki insan arasında karşılıklı tanınmasıyla başlar. Sınır yoksa temas olmaz; ya tamamen iç içe geçersiniz ve birbirinizde kaybolursunuz ya da biri diğerini yutar.Çoğumuz sınır kelimesini duyunca “uzaklaştırmak” sanırız. Oysa tam tersi: Gerçek yakınlık, ancak iki ayrı varlığın birbirine dokunurken hâlâ kendiliğini koruyabildiği yerde doğar. Sınır, “burası benim alanım” demenin ötesinde, “senin alanın da kutsal” diyebilme cesaretidir.Bir insanın sana gerçekten değer verdiğini anlamanın en kesin yolu, onun senin “hayır”ını duyduğunda ne yaptığını izlemektir.
- “Hayır”ını duyup susan,
- “Hayır”ını duyup merak eden,
- “Hayır”ını duyup kendini sorgulayan insan,
seni gerçekten görüyordur.
Öte yanda, “hayır”ını kişisel bir saldırı gibi algılayan, sana küsen, seni suçlu
Sen kendinin farkında oldukça insanlar rahatsız oluyor.
Çünkü bu, kurdukları planları dağıtıyor.Bir anda seninle ilgili yazdıkları senaryo yırtılıyor, sahneler karışıyor, replikler havada kalıyor. Seni yönlendiremiyorlar. Sarsamıyorlar. Düşündükleri gibi çökertemiyorlar. Farkındalığın, onların tüm hesaplarını boşa çıkarıyor.Çocukluktan beri bize öğretilen en büyük yalandır bu: “Uslu dur, ses çıkarma, herkes gibi ol.”
Herkes gibi olduğunda öngörülebilir olursun. Öngörülebilir olduğunda yönetilebilir olursun. Yönetilebilir olduğunda, başkalarının hikâyesinde figüran olursun.
Ama bir gün uyanıyorsun.
Kendi içindeki sesi ilk kez gerçekten duyuyorsun.
O ses sana “Hayır” demeyi öğretiyor.
“Hayır, bu benim yolum değil.”
“Hayır, bu rolü oynamayacağım.”
“Hayır, senin korkularınla yaşamayacağım.”İşte o “hayır”lar başlıyor rahatsız etmeye.