İnsan, doğası gereği duygularının rehberliğinde yol alır; ancak bazı duygular, rehber olmaktan çıkıp efendiye dönüştüğünde, aklı zincire vurur. Nefret, bu duyguların en sinsi olanlarından biridir. İnsanlar bir şeyden nefret ettiklerinde, bu duygu bir zikir gibi dudaklarında döner; tekrarlanır, yankılanır, bir mantra haline gelir. Ancak bu zikrin ardında, nefreti besleyen nedenleri anlamaya yönelik bir çaba, bir sorgulama, bir bilgi kırıntısı bile nadiren bulunur. Nefret, akıl yürütmeyi esir alır ve insanı kendi sessizliğinin mahkûmu yapar.
Nefretin zikri, bir topluluğun korosuna dönüştüğünde daha da tehlikeli bir hal alır. İnsanlar, bir fikre, bir kişiye ya da bir topluma karşı nefretlerini yüksek sesle haykırırken, bu duygunun kökenlerini sorgulamaktan kaçınır. “Nefret ediyorum!” çığlığı, bir kimlik haline gelir; bir aidiyet, bir duruş. Ancak

