Birinin içini görmek, her zaman bir ödül değildir; bazen iki taraf için de ağır bir yüktür.
Yakınına gelen, seni bir gizem perdesiyle selamladığını düşünürken, sen onun niyetinin rengini, cümlelerinin arasındaki o boşlukları ve en çok da sustuğu yerleri görüyorsundur. O, ustaca kurulmuş bir savunma mekanizmasının arkasında güvende olduğunu varsayar. Oysa senin için her şey berraktır: Sahte bir nezaketin altındaki o ince kibir, yardımseverliğin ardına gizlenmiş onaylanma ihtiyacı ya da sevgi sözcüklerine bulaşmış küçük hesaplar...
İşte ilişkilerdeki asıl kırılma noktası tam burasıdır: Senin tutumun.
Sen gördüğün o gerçeğe göre pozisyon alırken, karşındaki kişi senin neden "mesafeli", neden "soğuk" ya da neden "temkinli" olduğunu anlayamaz. Çünkü o, senin neyi gördüğünden habersiz, kendi inşa ettiği sahte gerçekliğe inanmanı bekler.
Masken düşer, saklanacak yer bulamazsın
Onlar kendilerini sakladıklarını sanırken, sen onların en savunmasız, en ham hallerini
izlersin. Bu durum, gören kişi için bir nevi "sessiz bir sürgün" gibidir. Birinin ruhunu, onun izni olmadan, sadece bakarak okumak; seni o ilişkinin içinde yalnızlaştırır. Anlam veremezler senin duruşuna. "Neden bu kadar sorgulayıcı?" diye düşünürler. Bilmezler ki, sorgulanan onlar değil, araya koydukları o yapay duvardır.Çünkü insan, karşısındakinin kendisini "fazla iyi" tanımasından ürker. Hele ki bu tanıma hali, kişinin kendi kendine bile itiraf edemediği karanlık köşeleri kapsıyorsa...
Sonuçta, gerçeği gören gözler için saklanmak imkansızdır. Sen sadece bakmazsın, tanıklık edersin. Ve bu tanıklık, sahteliği meslek edinmiş ruhlar için dünyanın en konforlu alanı olan "belirsizliği" ellerinden alır. Onlar için sen "zor" birisindir; oysa sen sadece, maskelerden arındırılmış o yalın gerçekliğin peşindesindir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Okuduklarının sende en çok yankılanan kısım ne, ya da kendi deneyimlerinle nasıl bağ kuruyorsun? Yorumlarda paylaşır mısın ? :)